Kayıtlar

Hissiyat etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Göğe Doğru

Resim
    Göğe doğru bak.  Düşüncelerin neşenden daha ağır. Biliyorum öğrenmek istemiyorsun çiçeklerin adını. Acılarını bile nasıl yaşaman gerektiğini dikte eden, demirden oyma heykeller var aklında. Sırf tanıdık olduğu için tutunuyorsun sancılarına. Aklın hiç ritim tutmuyor. Gıpta ediyorsun kavuşanlara.  Kaç vadi geçeceksin bilsen, belki bir adım fazla atarsın, daha az titresen. Biri ev olsun diye bakıyorsan, hani kapısına duvar örmemiş, yaşın kadar vadi daha geçmen lazım, boğulursun dönersen. İçindeki düşmanların savaşına meydan olmak istemiyor aklın. Ektiğin portakal çiçekleri uykusuz orduların marşıyla talan oldu, hatırla, kaç defa. Kaç defa yıkılacak mı inşa ettiklerim diye irkildin uykundan, kalelerin hep kumdan, savaşların haybeden, yastığın birikmiş kuyu taşlarından. Nefes alırken yukarı bak, söyle kaşların neye çatık. Elini değil göğsünü aç, söyle aklın neden karışık. Bu fevri gecede sen ben yok, söyle kalbin neden kırık. Dilin dönmüyor başından büyük işlerin izah...

Zayıf Adam

Bu diyarda benim adım Belki, Zayıf adam.  Astarı yüzünden fazla gelen, Kendi tadına aşık yamyam.  İnce, masum sorularla aklımı oyalayabildiğim kadar oyalarım.  Sonra geçer benim de sıram.  Mabedim belli, ben bu yola tekrar çıkarım arkadaş.  Ateşini söndürmedim örsün, ellerimi üstüme sürdüm ve kalktım geldim, anlıyor musun?  İçimde bir öfke biriktirdim, acısı ruhuma zarar. Lekeleniyor aklımın üstüne çektiğin zar. Bak bu kelimeleri dövdüm ve rendeledim, ellerim soyulup kalem olana kadar. Parçalanmaya geldim ben. Biliyorum ateş çukuruna istikameti. Bilerek düşüyorum ben buraya, insan başka nasıl aşar ki varlığıyla yaşadığı husumeti. Divane doğduğum bedeninin yazgısı. Yıkılıyorlar her ela gözlü güzelin nazarında. Yazgımın yolundayım tekrar. Yeni bir ışık, yeni bir aşık bekler köpüklü nehrin havzasında. Aklım kürdan iskeletler üstünde. Dibe batmış taştan bir kalbin büstünde. Ayağa kalksam su bileklerimde kalır. Bu sığlıkta boğuluyorum mu sandın güzel yüzlüm? Neh...

Yağmur Yağacak Gibi

Mesele benimle ilgili biliyorum. Kapımdan dışarı attığım her adımda, sevemediğim her insanda, kalem tutuşumda, umarsız umutlarımda. Fakat, fakat ben nereden bileyim ne doğru ne yanlış. Hiç görmedim bir başkasının içini. Çok geç olunca anladım hep, olayların aslını, nedeni, niçini. Aklımı geri saramam ki. Saatleri doldurdum kova kova ömrüme. Tüm fikirlerim törpülendi, sızılı bir arzu kaldı geri. Hayatımı tamamen anlamaya bu kadar korktuğumu bilmiyordum. Çeyrek asrım yabancı oldu, ilk kez isteyerek ciddi olduğumdan beri. Yağmur yağacak gibi. Sinirime dokunan şeyler de yalnız koyacak beni. Ağlamak için fırsat bulacağım, ağlamayacağım. Çıplak ayak fayanslar üzerinde gezeceğim, çoraplarım çok uzaktaymış gibi. Bir gün kelimeleri de bırakacak, yıkılıp kalacağım yorulmamış halimle, içimdeki yüzsüz isteklerin müsebbibi. Kendime karşı verdiğim her savaşı kazandım. Kim kazandıysa orada kaldım, kafam karışana kadar meydanı arşınladım. Bir sonraki yağmurda da, yerini bulduğum o çukura atılacağım. S...

Ebedi Gökyüzü Sarmalı

Yolculuk En büyük korkum gerçek oluyor. Ne kadar ilerisini gördüğümü düşünsem, ufukta daha yüksek bir tepe beliriyor. Hep ötesine bakmaya çalışıyorum kendilik eşiğimin. Parmak uçlarımda yükseliyorum, gökyüzü alnıma düşene kadar kafamı kaldırıyorum. Yetmiyor hiç, ötelerin ötesinin gölgesi düşüyor üstüme yine ve yine. Kürek kemiklerime mıhlı demir gülleler ağırlaşıyor sanki dağların boyu boyumu aştıkça. Bir serin rüzgar esse, kaldırsa terli alnıma yapışmış saçlarımı, belki bir gün fazla yaşarım, gevşetsem avuçlarımı.  Tüm çağrılara kulağım kapalı. Gözlerim hevesi kaçmış iki buğulu mercek. Beş yüz elli beş bin yaşımdayım. Gece yarısı yaşadıklarım bazen hayal bazen gerçek. Dönüp dolaşıyor zihin çeperimden geçen her sancım. Ebediyete atlamaya bir ok atımı uzaktayım. Ellerim kor alev, yüreğim çiçek çiçek. Haletimin üstüne zonklayan benliğim, fikirlerimin ateşiyle eriyip aktığı zaman aklımın içine, görüyorum ebediyet ötesi manzarayı. Ölüm, itilmeyi bekleyen aralık bir kapı gibi ilk seçtiğ...

Paraliz

Hiçbir şey bilmiyor ama her şeyi hissediyorum. İlik kurutan bir illet gibi. Sürükleniyorum duygularımın peşine bulanık ufuk çizgisine. Aklımda sadece senin suretin kalana kadar yontuluyor zihnim. Sana bakıyorum mecburen. Seni özümsüyor vicdanım. Sende atıyor canım. Hüznünü izliyorum haberin olmadan. Dünyaya gardını almış yüzünün ardını görebiliyorum. Sustuğun zaman anlıyorum seni. Kudretli masken seni tutuşan kalbimin ışığından korumuyor. İçini görüyorum. Zihninin gürbüz sütunları yüce bir orman gibi. Fırtınada bükülmüş muğlak ruhuma bir mesken gibi. Yürüdüğüm yolu yürümüş, aynı dertleri öğütmüşsün. Mahşerden geçen bu yol seni semaya uzanan koca bir çınar yapmış, beniyse savruk bir rüzgar. Haleti dağılmış mutsuz bir hayalet gibiyim. Sana yetişememenin ağıdını taşıyor içimdeki her zerre. Yapraklarına çiğ diye düşüyor ıslak sayıklamalarım. Kör kalıyorum günde üç kere, aksak bırakıyor beni sancılarım. Her şeyi hissediyorum her şeyi. Afakın acısını, uzaklığın sancısını ve boşluğun sızısını...

Ağaç Gibi

Beklemek kaderidir. İki yöne uzar ağaç. Göğe ve yere. Ömrü boyunca uzar ve bekler sevgili yabancı bir sarmaşığı. Ağacın fıtratı budur. Son bir baharda döker yapraklarını, ölür ardından gövdesini saran sarmaşık için. Pas kırmızısı-kükürt sarısı yapraklar ağaca mezar, sarmaşığa döşek olur. Aşk uludur. Önce öldürür, sonra doğurur. Kof bir gürgendim ben de. Sessiz ve soluk. Karanlıkla çıplak yüzle muharebe ederdim. Soğuktu damarlarım. Gaddar gerçekliğin gözlerine gururla bakar, metanetsiz kuruntuları geri adım attırırdım. Kendini aydınlık ve huzurlu kılan her şeye sırtımı dönmüş, ebedi karanlığı nihai kaderim olarak görmüştüm. Yumruklarım yepyeni bilenmiş, katil nevrozum dikilmişti. Öldürmek için pul kanatlı çirkin bir yarasayı, yakmaya hazırdım hem kendimi hem yüreğimi üstüne bıraktığım masayı. Ol dedi yedi katlı semanın ötesinden bir fısıltı. Medet ve rahmet yağdı kayan yıldızlar gibi. Sonra karanlığı yırtarak sen geldin. Melekler iç çekti. Omzuma dokundun, gökyüzünü kıskandırdı parmakla...

Çaresizliğe Mütedair

Boşluk ve yokluk nedir, insan kavrayamaz, hissedebilir. Aklının ötesinde şeylerin döndüğü gerçeğini, terbiye eden mütevazılık hokkasıyla başına vurur kader. Yalnız bir insanın erip erebileceği olanca nokta da burasıdır. Varlık menzilinin oyuğu. Boşluk. Kim buraya kimle nasıl ne için gelmiş, ihtilaf yaratmaz. Önem arz etmez. Boşluk herkesi biçare bırakır, göğe yükselen İsa hazretleri gibi, dünyeviyatını arıtır, kendine baktırır, bakanı uslandırır, çok bakanı usandırır. Yine de kendine muhtaç bırakır. Çeviremezsin kafanı başka uca. Çaresizlik önce veysi kılar, sonra ağlatır. İnsanı, aklının ucuna doğru cezbeden ağrı, bitirim noktasına varınca camdan bir duvar olur. Ebediyetin tonlarını ufukta harman eden kaderi izlerken, sırtını yaslamalık ürperten bir duvar. Bir sandalye.  Çaresizliğin ve yalnızlığın melez yavrusu kibirli boşluk. Merhametin ötesi. Zangırdatır dişlerini. Seyircisini öldürür. İçirir, doyurur, doğurur, tekrar öldürür. Kavrar ense kökünden, dünyaya daldırır boğar. Çıkar...

Kafam ellerim arasındayken

 Avuçlarımı şakaklarıma yaslıyorum parmaklarımı saçlarıma daldırıyorum.  Tüm varlığımı kavramış oluyorum. Her şey iki elimin arasında. Sıkıp patlatsam kafatasımı, çevirip kırsam boynumu, ya da yavaşça dokunsam yüzüme hissetsem ruhumu. Üstüme küheylan kesilen tüm münakaşa süt kuzusu gibi elime bakar. Kafam iki elimin arasındayken geri kalan her şey sıfırdır. Talihsiz olaylar çalı çırpı, milletin düşünceleri dırdır, patavatsız hislerim çocukluk ve anılarım da zerre kadar bir kahırdır, kafam ellerimin arasındayken. Dünya soğumaya başlar. Fırtına rüzgarı oluverir bir meltem, kızgın güneşin katran yağı olur tenimde bir öpücük, her şey güzel kokmaya başlar. Aklım boş bir istekaya döner, gelen geçer, duran yok olur demir atan boğulur. Girişi de çıkışı da erir zihnimin, neden peyda olduğunu unutur fikirlerim, hiçliğe bakar hislerim. Sonsuz bulutlu, dibi tepesi olmayan ılık bir gökyüzünde süzülürüm. Tüm bilincim iki elimin arasında. Gerçekten. İki elimin arasında ne varsa dünyada o kad...

Başka

Kadim sandalyede oturuyorum. Umarsız değilim, sakinim. Koskoca evren girift bir dümen, gökyüzü duman, geceler siren. Hastalıklarıyla kucak kucağa, bir uçtan başka uca, yaşamak başlı başına bir migren. Gündüzden sonra gece, geceden sonra gündüz gelir. Bir ömür nabzı şakağında koşan bahtsızları, usulca süzülmüş aklı selimler karşılar mezarda. Evrenin çarkı beş boyutlu döner, koşarsan yakalayamazsın, durursan sürüklenirsin, yürürsen uykun gelir. Kızarsan terbiye edilirsin ağlarsan küçük düşersin. Yoluna bakacaksın. Önden çekeni iteleyecek, arkandan iteni tersleyeceksin. Evrenin beş kudretli boyutu, insanın bulanık ufkunda hizalanır, evvela kendini, kendi yolunu bileceksin. Nerede olduğunu unutmak marifetmiş gibi, herkes yeni başlangıç hülyalarında. Sana söyleyeceğim, sadece nerede olduğunu bilmeyenler yeni başlangıçlar yapar. Yeniden başlamak soytarı mizahıdır. Başladı başlayacak, inip kalkacak, yükseldi alçalacak derken geç kalmak. İnsan geç kalmışlığına hayıflanarak ziyan eder kendini. ...

Günler

Çok şey aynı anda oluyor. Balkondan aynı anda giren serin hava ve güneş ışığı gibi. Parmaklarım üşüyor, yüzüm ısınıyor. Açık mavi gökyüzünde gerine gerine yuvarlanan bulutlar, akşam nispet yapar gibi yağan yağmur. Hayatta olmanın nimetleri ve musibetleri yer kapmak için imansız bir mücadelede. Ellerim kavuşmuş, seyrediyorum. Ne avuçlarım akşam yağan tüm damlaları yakalayacak kadar büyük, ne de sırtım bütün sabah güneşine gölge yapacak kadar geniş. Gücüm kendime yetiyor. Aklım keskin, fikirlerim zıpkın. Alelade bir bedende asabi bir cep evreniyim. Gardını alana yumruk, yüreğini açana hoş sohbet, zihnini açana fikir, zihnimi açana minnet.  Mevcudum bir kavşak. Yarınım da, geçmişim de. Serseri haletim nereyi gözüne kestirirse orada biterim. Durup endişelenmek elzem değil. Geri bakmak hepten yasak. Şaibeli kızgınlığı köpüren bir ırmaktan suskun cazibeli denize, sonra okyanusa. Sonra herkes okyanusa. Bu pervasız ruhum hariç. Kendimi asfaltta birikmiş tertemiz çamurlu suda boğdum ben. Bi...

İlhak

Başka onlarca konu, yazı taslağı ve fikir cebimde beklerken bu konuyu seçmemin sebebi zamansız gitme korkum. Ansızın ipim çekilirse bu dünyadan, anlatmak istediğim her şeyi anlatabilmiş olmayı isterim. Çünkü burada izah ettiğim her şey buranın muhatabı. Öteye gitmez, gitmesini de istemem.Öyle ki ben dünyanın özünü ve ağırlığını irdeliyorum. İçime dolan, delerek çıkan sonra tekrar  boğazıma dizilen hen sanı ve sancı bu dünyanın iğnesidir. Bundan mütevellit ki ben iğneleri taşıdıkça gökyüzü benle kavuşmayacak. Mesele etmem bunu. Keza gökyüzü arşın arşın gerdanını tavaf eden kuşları da kucaklamaz. Kendi içimde, düşündüklerimi onaylayacak bir başka ses olmadığı için yalnızlık üzerine ellerim soyulup kalem olana kadar yazsam da eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Bu yüzden tekrar yazacağım. Nihayetini görmek istediğim tek bir şey var bu dünyada, o da yalnızlık. Lakin, cılız köhne bir saplantı ya da çorak bir hissiyat tarlasında sararmış çalı değil bu. Bilakis, beyaz perdeli, serin merme...